Yana Yana Döne Döne Öldük

Şu karantina günlerinde en iyi yaptığım şey dizi izlemek ve kitap okumak oldu. Bir işsizken bu kadar boş vaktim vardı bir de şimdi. İnsanın saatlerce boş vaktinin olması uzun süreden beri tatmadığım bir ayrıcalıktı. Karantinanın, virüsten korunmak dışında bana sağladığı diğer bir yarar ise bu sanırım, deşarj olmak.

Bu günlerde ilk gözağrım olan Fringe‘i soluksuz bir şekilde izliyoruz. İzliyoruz diyorum çünkü benden çok ailem dizinin müptelası oldu. Sabah uyanıyoruz Fringe, akşam yatıyoruz Fringe. Fringe’den kalan zamanlarda da farklılık olsun diye Alef’i izleyip bitirdim. Alef’te daha önce izlediğim Bozkır dizisi gibi yine bir Blutv yapımı. Tek fark bu sefer FX ile ortak bir iş çıkarmışlar.

Diziye başlamadan önce dizi hakkında pek çok övücü yorumlar okuduğum için haliyle bir miktar beklenti oldu. Başrollerinde Kenan İmirzalıoğlu ve Ahmet Mümtaz Taylan olunca da bu beklenti biraz daha arttı. Diziyi bitirdikten sonra keşke beklentiye girmeden izleseymişim dedim.

Son zamanlarda yapılan Türk dizileri -özellikle internet dizileri- artık belli bir kalitenin üzerinde olduğu için yorumlarkan televizyon dizilerini baz alıp yorumlamak yerine diğer kaliteli Türk dizilerini baz alıp yorumlamak daha doğru olacaktır diye düşünüyorum. O yüzden Alef’i biraz yerden yere vuracağım.

Yönetmenliğini Emin Alper’in yaptığı Alef dizisi daha yayınlanmadan başrol oyuncuları ile izleyicide merak uyandırmıştı aslında. Öyle ki başrollerinde iki büyük isim, Kenan İmirzalıoğlu ve Ahmet Mümtaz Taylan’ın ana karakterler olması, bu isimlere de Melisa Sözen’in eşlik edecek olması yukarıda söylediğim gibi ister istemez bir beklenti yarattı. Ana tema polisiye, konu olarak da farklı ve ilgi çekici bir konu. Kemal ve Settar’ın seri cinayetler işleyen bir katilin peşine düşmelerini ana tema olarak alırsak bu katilin işlediği cinayetleri tasavvufa bağlaması ve dizinin genelinde tasavvufi konuların ön planda olması bu tarz konulara ilgi duyanlar için merak uyandırıcı. Konu güzel olunca insan senaryonun da güzel olmasını bekliyor. Gel gelelim ne yazık ki senaryo konusu kadar güzel değildi. Hatta vasattı bile denilebilir.

Senaryonun vasatlığı dışında oyunculuklar, karakterler, diyaloglar da bir o kadar vasattı. Dizinin genelindeki o kekremsi tadı her yerde hissediyorsunuz açıkçası. Settar’ın sürekli dalya*ak ve İngiliz demesindeki, emniyet müdürünün ettiği o küfürlerdeki eğretiliği nasıl görememişler şaşırdım. Ayrıca diziden çıkarıldığında senaryoyu etkilemeyecek bir sürü sahne mevcut. Özellikle Kemal’in hikayesi tamamen havada kaldı. Bunun dışında dizide yan karakter olmaması da ayrı bir handikap.

Maşukiler, Kalenderiler, Mevleviler falan derken bir yerde her şey birbirine girebiliyor dizide. Hatta bir bölümde Mevlevilerin radikal görüşlere sahip diğer tarikat mensuplarını yaktığını izleyince ne oluyor kardeşim diye bir tepki de verebilirsiniz.

Diziyi bitirdikten sonra dizideki gelişen tüm olayların aslında bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu anlıyorsunuz. Sanırım en büyük saçmalık da bu. Dizide Yaşar’ın eski kocası olan Celal’e huzursuzluk vermek istemesinden dolayı Celal’in gittiği tekkeyi sahte imza ile satması, sattığı kişinin de rant uğruna tarihi eser niteliğindeki tekkeyi yakması, tekkede bulunan dervişlerin yanması ve Celal’in de bu yangına sebep olanlardan intikam alması. Tamam da bu yangının asıl sorumlusu eski karın Yaşar be kardeşim. O kadar insanı boş yere öldürdün.

Tüm bu vasatlıkların yanında dizinin güzel yanları da var elbet; İstanbul’un silüetini güzel bir şekilde yansıtması, çekimleri, görüntüsü. Bir de bazı sahneleri gerçekten iyiydi. Evet, güzel yanları bu kadar. Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar da gömülecek bir dizi miydi? Elbette değildi. Fakat en başta belirttiğim bir şey var. Artık bu tarz yapımları yorumlarken hanımağalı Türk televizyon dizilerini baz almak yerine diğer kaliteli yapımları baz almalıyız diye düşünüyorum.

Final bölümünde fark ettiğim ince bir nokta var. Hem Celal hem de Günel dizide Maşuki tarikatına mensup, aralarında bir ilikşi bulunan iki insan. Celal ile Güneş’in arasındaki ilişkiyi eşcinselliğe yormak doğru değil. Bence burada Mevlana ve Şems arasındaki aşka atıfta bulunulmuş. Dizide eşcinsel yakıştırması yapılıp doğru düzgün işlenemese de ben böyle olduğunu düşünüyorum. Fakat bu sefer de ortaya farklı bir soru çıkıyor. Dizide şöyle bir replik var; Maşukiler daha marjinaldi, Mevlevilerin ya da diğer tarikatların arasında gizleniyorlardı. Hal böyleyken Celal ile Güneş’in arasındaki aşkı Şems ve Mevlana’ya yorarsak, Şems ve Mevlana’da Maşuki miydi de gizlendiler?

Bunları da okuyabilirsin
Yazı hakkındaki yorumun nedir?

10 Yorum
  1. Daha daha
    4 Haziran 2020 - 23:48
    Cevapla
  2. Samanpan
    9 Haziran 2020 - 13:13
    Cevapla
  3. Can
    28 Haziran 2020 - 21:18
    Cevapla
  4. Mert
    25 Temmuz 2020 - 18:46
    Cevapla
  5. Yusuf
    27 Temmuz 2020 - 08:40
    Cevapla
    • Usluer
      27 Ağustos 2020 - 09:01
      Cevapla
  6. Serdar
    5 Ağustos 2020 - 12:32
    Cevapla
  7. Sinem
    9 Ağustos 2020 - 12:46
    Cevapla
  8. KinqCasTLe
    9 Ağustos 2020 - 16:51
    Cevapla
  9. Dilek
    4 Eylül 2020 - 16:54
    Cevapla